1. Ana Sayfa
  2. İlk Çağ Filozofları

Antik Yunan’da Sofistler


+ - 0

Bugüne kadar gelen süreçte halkın sayıca önemli bir kesimi filozofları anlamakta zorluk çekiyordu. Arkhe’ler, Apeiron’lar, logoslar, nous’lar, atomlar kısaca muhteşem dahiyane fikirler havada uçuşuyordu. Bunlarla birlikte Parmenides’te zaten felsefe ve bilimin sonuna okkalı bir soru işaret koymuştu. Evet bu soru işaretini Demokritos biraz olsun giderebilmişti ama halk bu çağları aşacak fikirlerin ağırlığından yorgun düşmüştü. Şimdi son geldiği noktada da Doğa filozofları ile Parmenides arasında bir seçim yapmak zorunda kalmıştı. Bu felsefelerin ve filozofların birçoğu günümüze bile damga vurmuştur ancak o dönemin yurttaşı bunların değerini bugün bizler kadar da bilmiyordu üstelik. Tüm bunların yanında sokaktaki adam da göbeğini kaşıyarak soruyordu “Peki bunlar gündelik hayatta ne işimize yarayacak? Bir başka ifadeyle bunları pratiğe nasıl dökebiliriz? Evren, doğa, fizik, matematik muhteşem şeyler olabilir ama sıradan bir insan olarak ben nasıl yaşamalıyım? Erdem nedir? Erdemli olmalı mıyım yoksa her yol mubah mıdır? Mal mülke ne oranda değer vermeliyim? Nasıl iyi bir insan iyi bir yurttaş olurum? Hey sizler, kozmosla uğraşan büyük filozoflar, kafanızı yeryüzüne indirip bizi de bir kez görün burada insan diye bir şey de var, tüm bunların içerisinde biz ne ifade ediyoruz.”

SOFİSTLERİN ORTAYA ÇIKIŞI

İşte sofistlerin ortaya çıkışı böyle olmuştur. Buradan yalnızca bu sonuçlar karşısında ortaya çıktıkları anlaşılmamalıdır aksine sofistler bizzat bunların temelini oluşturmak konusunda halk nezdinde etkili olmuşlardır. Sofist “sophistes” bilgelik öğreten kişi anlamına gelir. Sofist kelimesi bu dönemde henüz ciddi bir kelimedir ancak Sokrates, Platon ve Aristoteles üçlüsünden sonra insanların kendilerini bu sıfatla tanıtmaya utanacağı “safsatacı” anlamında aşağılayıcı bir söyleme dönüşecektir.

Sofistler doğa felsefesiyle ilgilenmezler, ölçüleri yalnızca insandır. Kendilerini erdem öğretmeni olarak tanımlayan bu kişiler gittikleri şehirlerde zengin kimselerin çocuklarına özel ders verirlerdi. Bu dersler retorik, hitabet sanatı, etkili konuşma taktikleri, kazanılması neredeyse imkânsız olan bir iddiada bile karşısındakine nasıl üstün gelinebileceği ile ilgili derslerdi. Neyi bildiğiniz ya da bilginizin doğru olup olmaması önemli değildir bu bilgiyi nasıl pazarladığınız önemlidir. Retorikte amaç hakikati aramak ya da onu savunmak değildir, neyi savunduğunuz önemli olmaksızın onu karşınızdakine kabul ettirmeniz bir sanat kabul edilir. Retorik yapabilmek için bilge olmanız gerekmez, bu sanatı biliyorsanız karşınızda sizden çok daha bilgili biri olsa da tartışmada ona üstün gelirsiniz ve sizin haklı olduğunuz düşünülür.

İyi bir yurttaş olmak, liyakatli bir kimse olmak gibi konularda özel eğitimler veren ve bazen de açık meydanlarda topluma seslenici konuşmalar yapan sofistler, tüm bunlar için yüksek ücretler talep etmekteydiler bu nedenle sofistler kişisel servet yönüyle zenginleşmiş kimselerdi. Sofistleri ücretli öğretmenden ziyade kişisel yaşam koçları gibi de tanımlayabiliriz bilgi satmak karşılığında öğrenci başına 10 bin drahmi civarında paralar aldıkları söylenir ki bu rakam günümüzde 70 bin dolar gibi uçuk rakamlardır. O dönem kendinize ya da çocuğunuza bir sofistin eğitim vermesini istemek için gerçek anlamda çok zengin olmanız gerekiyordu.

Sofistler hayatlarını tamamen belirli bir bölgeye bağlı kılmadan şehirlere geçici olarak yerleşirler bir kısmı günümüzde özel danışman tarzında zengin veya siyasi kişilerin müzakerelerini yürütürler bir kısmı da devlet içerisinde diplomatlık yaparlardı. Esasen sofistlerin düşünceleri içerisinde üzerinde konuşulmaya değecek noktalar kuşkusuz vardır ancak bunlar ne felsefi diyebileceğimiz sistemli düşünceler ne de bir hakikat arayışı bulabileceğimiz samimi düşüncelerdir. Bir kısım sofistler ülke içi ve ülke dışı özel görevlerde de bulunuyorlardı. Bu tarihlerden günümüze kadar daha birçok sofist gelmiştir ve gelmeye devam edecektir. Günümüzde ise sofist oranının rekor düzeyde olduğunu söylemek gerekir.

SOFİSTLER İLK HÜMANİSTLERDİR

Görüldüğü gibi sofistler, dikkatleri doğadan insana, makrokozmos’tan mikrokozmos’a çevirmişlerdir. Sofistler için ilk hümanistler tabirini kullanabiliriz. Genel kanının aksine hümanizm insan sevmek demek değildir, insanı ilgi merkezine almak, onu kendi insani ihtiyaç ve kaygıları içerisinde anlamaya, insanın yarattığı kurum ve değerleri yine insani terimler ile açıklamaya çalışmaktır.

Felsefik altyapı olarak sofistlerin ortaya çıkmasının arka planında iki isim vardır: Ksenophanes ve Herakleitos
Daha önceki konularımızda işlediğimiz bu iki filozoftan Ksenophanes, hatırlanacağı üzere insanın gerçekliğin bilgisine ulaşamayacağını, insanın bilmesinin deneyim ve tecrübelerle sınırlı olduğunu ve insanın bu sınırı aşamayacağını dolayısıyla bu sınırı aşan hakikatlere de hiçbir zaman erişemeyeceğini iddia etmişti. Herakleitos’ta, Ksenophanes kadar keskin olmamakla birlikte insanın bilgisini, ne derece deneyimle yetkinleştirmiş olsa bile yine de sanıların ötesine geçemeyeceğini ifade etmişti. İnsanın bilgi ve deneyim ile bilge olabileceğini kabul eden Herakleitos, insanın yine de tanrısal olana onun yetkin eksiksiz bilgisine ulaşamayacağını söylemişti.  Şöyle diyordu Herakleitos “İnsanın yapısına değil, tanrısal olana özgüdür derin kavrayış” Yine bilginin göreceliliği ile ilgili olarak söylediği şu söz dikkat çekicidir “Deniz hem saf hem de en kirli sudur. Balıklar için içilebilir ve can verici; insanlar için içilemez ve öldürücü

Sofist denince en başta gelen isim olan Protagoras şöyle söyler: “İnsan her şeyin ölçüsüdür.” Sofistlere göre insan için insana göre insanın anlayacağı manada hakikat diye bir şey yoktur. İçinde insan olan her konu göreli olduğu değişime ve gelişime açıktır. İnsan, deneyimleri ile bilgi edinir ve insanın tüm bilmesi, kendi aklının ölçüsü kadardır yani sınırlıdır. Duyular veya akıl yoluyla ulaşılabilecek bir hakikat yoktur ve sonuç olarak bilginin ölçütü, praksis, yani uygulamadaki başarısıdır. Sofistler bilginin doğru veya yanlış olmasıyla da çok ilgilenmezlerdi.

PROTAGORAS

Herakleitos ’un öğrencisi olan ve insanın her şeyin ölçüsü olduğunu söyleyen Protagoras bunu şöyle açıklar “Herhangi bir şey bana nasıl görünüyorsa benim için öyledir, sana nasıl görünüyorsa senin için de öyle… Üşüyen için rüzgar soğuktur, üşümeyen için ise soğuk değildir” Görüldüğü gibi Protagoras, eşyanın bilgisi ile ilgili olarak elimizde duyu organlarımızdan ve duyumlardan başka bir yetimizin var olmadığını duyu organlarının farklı insanlar ve farklı zamanlarla ilgili olarak bize eşya hakkında farklı duyumlar verdiğini, aynı şeyin farklı insanlara farklı zamanlarda farklı göründüğünü hatta aynı insanın bile sürekli bir değişme içerisinde olduğunu ve aynı olan şeyi farklı zamanlarda farklı duyumsayabileceğini ifade ediyor ve daha da ileri giderek mantığın özdeşlik ilkesini de çiğneyerek birbirine zıt iki görüşün bile aynı ölçüde doğru olduğunu söylüyor.

Şöyle söyler Protagoras: “Tanrılara gelince ne onların var oldukları ne var olmadıkları ne de ne şekilde olduklarını biliyorum; çünkü bu konuda bilgi edinmeyi engelleyen çok şey vardır: Onların duyularla algılanmamaları, insan hayatının kısalığı gibi” Bu türden sözleri nedeniyle Atina’da tanrı tanımazlıkla suçlanan Protagoras, tıpkı Anaksagoras gibi Atina’dan kaçarak ölüm cezasından kurtulmuş ancak Sicilya’ya kaçarken bindiği geminin batması sonucu boğularak ölmüştür.

GORGİAS

Gorgias felsefe ve hitabeti Empedokles’ten öğrenmişti ancak aslen Elea okulu öğrencisiydi. Doğa filozoflarıyla kendince dalga geçen Gorgias, yazdığı kitabın ismini “Doğa ya da Varolmayan Üstüne” koymuştur.

Gorgias’a göre hiçbir şey var değildir. Eğer varlık hakkında konuşulacaksa üç şey söylenebilir. Varlık ya vardır ya yoktur veya birbirlerinin karışımları olarak hem vardır hem de yoktur. Eğer ilk seçenek geçerliyse O ya öncesiz olmalıdır ya da sonradan meydan gelmiş olmalı veya bunların her ikisi birden olmalıdır. Eğer o öncesiz ise başlangıcı yoktur, öyleyse o sınırsız olmalıdır ve bu yüzden de evrende bir yeri yoktur, bir yeri olmayan bir şey olamaz; oysa o eğer var ise bir şey olarak bir yerde olmalıdır. Eğer o, sonradan meydana gelmişse bir şeyden meydana gelmiş olmalıdır. Fakat eğer öyle ise bu, onun meydana geldiği şey için de geçerlidir ve bu da sonsuz geri dönüş paradoksu yaratır.

İkinci olarak eğer herhangi bir şey var olsa bile, onun bilinemeyeceğini belirtir. Çünkü ona göre düşünmek, zihindeki kavramların düşünülmesidir. Eğer kavram değilse gerçek düşünülemez demektir.

Üçüncü olarak insan bir şey bilebilse bile, başkasına iletemez. Çünkü bir nesne ile ilgili veriler gözle veya kulak yoluyla edinilir, fakat biz onun hakkında elde ettiğimiz verileri, verileri elde ettiğimiz yollardan çok başka olan sözlerle ifade etmeye çalışıyoruz. Fakat dil bunların her ikisinden de farklı olduğu için onları doğru olarak temsil edemez. Başka bir deyişle, tam bir iletişimin olabilmesi için, bir köprüden bahsedilirken o köprünün tam bir görsel betiminin oluşturulabilmesidir.

Bu üç akıl yürütme dikkate alındığında, öyleyse gerçek yoksa bilgi de yoktur bu durumda da iletişimde etkileyicilik ön plana geçecektir. Görüldüğü gibi bu üç akıl yürütme Zenon’un paradokslarıyla benzerlik taşımaktadır ancak elbette Zenon paradoksları gibi felsefi ve ciddi değildirler. Protagoras tıpkı tüm sofistler gibi yaptığı şeyin felsefe olmadığını açıkça ifade etmekle birlikte ancak yine de insanlara bir şeyler öğrettiğini iddia edip felsefenin ilgi alanını değiştirerek insan yapmak isterken Gorgias, felsefeyi tümden ortadan kaldırmak istemiş yaptığı şeyin insanlara hiçbir şey öğretmediğini açıkça kabul etmiş, yaptığı şeyin hitabet sanatıyla insanlara yalnızca galip gelmek için yani deyim yerindeyse laf olsun diye konuştuğunu kabul etmiş ve felsefeyi ortadan kaldırarak yaptığı meslekte elinin güçlenmesini istemiştir. Gorgias’ın Helen’e Övgü adlı konuşmasında bu anlayış tartışma konusu yapılmakta ve söz’ün, Logos’un etkileyiciliğine vurgu yapılmaktadır. Konuşmada Logos’un insanlar üzerindeki gücü ve etkisinin vurgulanması için “Gorgias retorikçi ile doktor, Logos ile kimyevi-büyüsel malzeme arasında bir analoji kurmuştur. “

Şöyle der Gorgias: “Sözcüklerin esin dolu büyüsü üzüntüyü uzaklaştırabilir ve hazza yöneltebilir

PRODİKOS

Kelimelerin doğruluğuna çok önem verir ve sinonimlerle uğraşırdı. Prodikos, sofistleri “filozoflarla hitabetçiler arasındaki sınır bölgede yer alan insanlar” olarak tanımlamıştır. Protagoras’ın yolunu takip etmiştir. Şöyle söyler Prodikos: “Tartışmak dostların dostlarla ve iyi niyetle yaptığı konuşma sanatıdır. Çatışma ise düşmanlarla ve kötü niyetle olur” Prodikos’a göre tartışma sanatı en güzel sözlerle karşısındakini kandırmak ve ona üstün gelmekle anlam bulur.

HİPPİAS

İnsanlar arasında doğal bir benzerlik bir akrabalık olduğu görüşünü savunuyordu. Ancak ona göre yasalar ya da adetler, uzlaşım bunu kabul etmemektedir. “Doğada benzer benzerin akrabasıdır. Ama insanların Tyranos’u olan yasa, doğayı bile zoru altında tutmak ister.” Hippias, yasa ve adetlerin aslında doğaya aykırı olduklarını eğer iyi iseler insanlar için faydalı olduklarını öne sürmüştür.

ANTİPHON

Hatip ve tragedya yazarıdır. Tıpkı Prodikos gibi bütün insanların doğaları yönüyle birbirlerine benzer olduklarını dolayısıyla eşit olduklarını ileri sürüyordu. Şöyle diyor Antiphon: “Asil babaların çocukları olanları sayıyor ve onlara saygı gösteriyoruz. Asil bir aileden gelmeyenleri ise ne sayıyor ne de onlara saygı gösteriyoruz. Birbirilerimizle ilişkilerimizde böylece Barbarlar gibi davranıyoruz. Oysa doğa bakımından Yunanlı olsun, Barbar [Yunanlı olmayan] olsun, hepimiz her şeyde aynı olarak yaratılmışızdır. Zorunlu olan doğa yasalarına itaat etmek herkes için geçerlidir. Aynı şekilde bütün bunlar herkes tarafından elde edilebilir ve bu şeylerin hiçbirinde birimiz diğerinden Yunanlı veya Barbar olarak ayrılamaz. Hepimiz ağzımızla, burnumuzla soluyoruz; hepimiz ellerimizle yemek yiyoruz

Adalet bir insanın yurttaşı olduğu sitenin yasasını ihlal etmemesidir. Bir kimse yanında şahitler bulunduğunda yasaları yüksek tutar, şahitler bulunmadığı, yalnız olduğunda ise doğanın buyruklarını yüksek tutarsa adalete uygun bir şekilde davranmış olur. Çünkü yasaların buyrukları insana yapay olarak kabul ettirilir. Oysa doğanın buyrukları zorlayıcıdır. Yine yasaların buyrukları rıza ile, uzlaşım ile kararlaştınlır. Oysa doğanın buyrukları rıza ve uylaşım konusu değildir, doğaldır.”

Yasayı ihlal eden kişinin yaptığı şeyi, yasa üzerinde uzlaşmış olan kişiler bilmezlerse o kişi utanç ve cezadan kurtulur. Ancak kaynağı doğada bulunan yasalardan herhangi birini ihlal eden kişinin yaptığı şey, insanlar tarafından bilinmese de kötüdür ve bu kötülük onların bilinmesi ile daha büyük olmaz. Çünkü burada ortaya çıkan zarar kanı bakımından bir zarar değil, gerçek bakımından bir zarardır. Yasanın doğru (adil) diye belirlediği fiillerin çoğu doğaya aykırıdır. Yasanın yasakladığı şeyler, onun emrettiği şeylerden doğaya daha dost veya uygun değildirler. Oysa hayat ve ölüm doğaya aittir. Doğa için yararlı olanlar hayatı, onun için zararlı olanlar ölümü meydana getirir. Ancak yasaların yararlı diye birinci kısım belirlediği şeyler doğaya köstektir, doğanın belirledikleri ise özgür

THRASYMAKOS

Gorgias’ın öğrencisi ve hatipti. Hippias ve Antiphon insan doğasının her yerde aynı olmasından hareketle doğa açısından herkesin eşit olduğu sonucunu çıkarırken Thrasymakos’un bu konuda daha radikal görüşleri vardır. Thrasymakos doğaya baktığında daha ve daha güçlü olan hayvanların zayıf olanları yediğini, daha zeki ve daha kurnaz olan insanların da aptal veya daha az zeki olan insanlara hükmettiğini görmektedir. O halde Thrasymakos’a göre güçlü olanın zayıf olanın efendisi olması doğal ve adil olandır. Doğrunun kaynağı güçtedir. Şöyle söyler Thrasymakos: “Adalet, güçlünün işine gelendir” Bundan dolayı da “Güçlü olanın yönetmesi adildir” diye ekler.

KALLİKLES

Kallikles’e göre yasaları çoğunluk yani zayıf insanlar yapar bu nedenle de yasalar çoğunluğun yararına olarak konulurlar. Zayıf olan çoğunluk yasalar aracılığıyla, kuvvetli ve kazanabilecek olanları korkutmak ve onların kazanmalarını önlemek için bu yasalara bağlı kalırlar. Diğer bir ifadeyle eşitliği yüceltirler. Ancak bu doğa açısından adil değildir. Doğa açısından adil olan, güçlünün zayıftan daha fazla varlık kazanmasıdır. Güçlü olanın zayıf olanı yönetmesinin doğal olduğunu söyleyen Thrasymakos bu konunun detayına inmemiş yani örneğin monarşinin mi, aristokrasinin mi ya da demokrasinin mi doğru ya da adil olduğu üzerine bir şey söylememişti. Bu noktada Kallikles, çağdaşı Thrasymakos’tan daha da radikal bir çizgi benimseyerek Sokrates’in “kötülük yapmaktansa kötülüğe uğramanın daha iyi olduğu” sözünü insanlığa yapılmış bir hakaret saymıştır. Sokrates’i bu düşüncesi nedeniyle gülünç bulmuş aklının başında olmadığını ileri sürmüş ve bu düşüncenin doğaya da insan doğasına da aykırı olduğunu ifade etmiştir. İnsan, doğası gereği yaşamayı ölmeye, özgürlüğü köleliğe, güçlülüğü zayıflığa tercih eder. Dolayısıyla kötülüğe veya haksızlığa uğramaktansa kötülük yapmak veya haksız davranmak eğilimindedir.

Yasalar uydurmadır, zayıfların uylaşımına dayanır ve doğaya aykırıdır. Yasalar doğayı köleleştirmektedir. Ne zaman ki insanlar arasında yasaların bağlarını parçalayıp onlardan kurtulma cesaretini gösteren gözü pek insanlar çıkmakta ve başa geçmektedir, o zaman o herkesin hayranlık ve imrenme bakışlarını üzerine çekmektedir ve yine o zaman doğaya göre iyi ve adil olanın bütün haşmetiyle parladığı görülmektedir. Bu açıklamalardan sonra Kalliktes bu insanın nasıl bir insan olması gerektiğini belirtir: “Doğaya göre güzel ve doğrunun ne olduğunu sana açıkça söyleyeyim: Doğru yaşayacak olanın hırslarını alabildiğine büyütmek için salıvermesi, onlara gem vurmaması, ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, en olgun hale geldiklerinde cesaret ve akıllılık vasıtasıyla içinde doğan her isteği yerine getirmesi gerekir. Bolluk içinde yaşama, dilediğini yapma, özgürlük, işte erdem de bahtlılık da budur. Geri kalan ise yalnızca güzel düşünceler, doğaya aykırı kurallar, saçma ve boş şeylerdir

Gördüğümüz gibi Nietzsche’den aşağı yukarı 2400 yıl önce “kudret iradesi” görüşünü en az onun kadar açık bir biçimde dile getiren bir adam karşısında bulunmaktayız. Yine Nietzsche’nin Hristiyan ahlakına, zayıfların veya kölelerin ahlakı diye adlandırdığı şeye karşı çıkarken yapacağı eleştirilerin benzerini de burada görmekteyiz. Nietzsche gibi Kalliktes de üstün insanının her türlü ahlaki kaygıdan birinci kısım korunmuş olmasını istemektedir. Kallikles’de toplumun o zamana kadar erdem diye kabul ettikleri şeyler erdemsizliğe dönüşmektedir: Ölçülülük, kanaatkarlık, kendine hakim olma ve benzerleri, erdemler değildirler. Kallikles’de ölçülülük yerini taşkınlığa, kanaatkarlık hırsa, kendine hakim olma kendini arzularına teslim etmeye bırakmaktadır. Ayrıca bu düşünceler bu dönemde yalnızca Kallikles gibi bir adamın zihninde var olan soyut ve akademik düşünceler de değildir. Atina’da bu düşünceleri kendi hayatIarına uygulayan, onları pratiğe geçiren zengin, güçlü, tutku sahibi Alkibiades ve Kritias gibi insanlar da vardır. Onların, özellikle Alkibiades’in bu düşünceleri pratiğe uygulamaları, bencillikleri, gözü peklikleri, yükselme hırsları, bunları tatmin etmek için her yolu mubah görmeleri kendileriyle birlikte Atina’nın da çöküşünü hazırlayacaktır.

LYKOPHRON

Doğal durum-Medeni durum ayrımını tarihte ilk defa ortaya atan sofisttir. Doğal durumdan medeni duruma “toplumsal sözleşme” ile geçilmesi gerektiğini ifade ediyordu.  Lykophron doğal durumda ne bir ahlak kuralının, ne yasanın olduğunu, yalnızca orman yasasının hüküm sürdüğünü söylemektedir. Ona göre site, doğal olarak meydana gelmemiştir, bir sözleşme sonucu ortaya çıkmıştır.

Doğada haksızlık etmek iyi, haksızlığa uğramak kötü bir şeydir. Haksızlığa uğrayanlar ise haksızlık edenlerden daha fazladır. İnsanlar birbirlerine haksızlık ede ede, haksızlığa uğraya uğraya, birinin hazzını, diğerinin acısını duymuşlardır. Haksızlığa uğramaktan sakınamayacaklarını, haksızlık etmeyi ise her zaman beceremeyeceklerini anlayınca, bir anlaşmaya varmayı düşünmüşler, kanun koymuşlar, kimse haksızlık etmeyecek, haksızlığa uğramayacak diye. Kanunun buyurduğuna, kanuna uygun olana da doğru demişler. İşte doğruluğun kaynağı budur

Burada da insanların doğal durumda birbirlerine zarar verme imkanlarının aşağı yukarı eşit olduğu kabul edilmektedir. Burada da doğal durumda henüz iyi veya kötü, adil veya adil olmayan diye bir şey yoktur. Burada da bu kavramlar ancak medeni duruma geçildiğinde ortaya çıkmaktadır. Yine burada insanlar doğal durumda haksızlık etmekten elde edilecek avantajla haksızlığa uğramaktan uğranacak zararı karşılaştırmakta, ikincinin birinciden daha fazla olduğunu görmektedirler. Nitekim onları doğal durumu bırakıp, medeni duruma geçmeye itecek olan neden de bu bilgi veya bilinç olmaktadır. Burada da doğru ve yanlışın, iyi ile kötünün, haklı ile haksızın belirlenmesinde esas kaynağın yasal durum ve yasanın kendisi olduğu söylenmektedir. Ancak söz konusu sözleşmeden sonra yasanın buyurduğu doğru veya adil, onun reddettiği ise doğru olmayan veya adaletsiz bir şey olarak belirlenmektedir.

KRİTİAS

Oyun yazarı, müzisyen ve düşünür olan Kritias esasen bir sofist olmaktan çok sofistlerin öğrencisi ve onların görüşlerinin pratik olarak hayata geçirilişlerini temsil eden bir kişi olarak karşımıza çıkıyor. Demokrasiyi sevmiyor ve sokaktaki sıradan insanın demokrasi aracılığıyla önemsenmesinden nefret ediyordu. Aristokrasi taraftarı olan Kritias hayatın soylu, zengin ve güçlü bir insana verebileceği her şeyden hoşlanıyordu. Thrasymakhos’un üstün insan olarak tarif ettiği kavramın ete kemiğe bürünmüş halidir. Tam bir ateisttir Kritias. Tanrılar boş masallardan ibarettir açıkça bir yalan kurnaz insanların uydurduğu işe yarar masallardan başka hiçbir şey değildir tanrılar. Tanrılar inancı insandaki korku güdüsünden beslenmektedir. İnsanlık ilk dönemlerinde düzensiz ve hayvansı bir başka deyişle güvensiz bir ortamda yaşarken bu düzende iyiler mükafatlarını bulamıyor kötülerse cezalandırılmıyordu. İnsanlığın ilk çağlarına güç ve şiddet hakimdi ancak bu süreç insanın temel ihtiyaçlarına aykırı olduğu için bir süre sonra insanlar bu gücün ve şiddetin ortadan kaldırılması, güven güdülerini beslemek için adaletin hâkim kılınması ve suç işleyenlerin cezalandırılması için yasalar koymayı düşünmüşlerdir. Bu ikinci dönemde yasalar aleni olarak işlenen suçları engellemekte başarılı olmuştur ancak gizlice işlenen suçları, şiddet fiillerini ortadan kaldırmakta yetersiz olmuşlardır. İşte bu dönemde de akıllı, uzağı gören, kurnaz düşünceli birileri insanları bu gizlice işledikleri suçlardan da caydırmak için Tanrı korkusunun işe yarayacağını düşünmüştür. Böylece her şeyi gören, her şeyi duyan gizlice işlenen suçlar bir yana niyetleri bile okuyan tanrılar kavramını icat etmişlerdir. Böylece o insanlar tanrılar diye bir soyun varlığına inandırmış ve hayatlarını tanrı korkusuyla doldurarak bir anlamda onları ehlileştirmiş ve medenileştirmiştir. Kritias, aynı zamanda dinin siyasal amaçlarla kullanımından bahseden ilk düşünürdür.

SOFİSTLER SOKRATES’İ YARATIYOR

Sofistlerin felsefe açısından en büyük önemleri Sokrates gibi bir filozofu Sokrates yapmış olmaları bir başka deyişle Atina sokaklarında gezerek “at sineği” lakabını almış bir adamı felsefe tarihinin en değerli filozoflarından biri yapmış olmalarıdır. Çünkü sofistler meydanlarda nutuklar çekerek felsefenin bir bütün olarak itibarını halkların gözünde yok etmeye ant içmişken o sırada Sokrates, pelerinini giymiş savaş kılıcını çekmiş savaşa hazır bir asker gibi hepsini, herkesi er meydanına davet etmeye hazırlanmaktadır. Binlerce sofist bir araya gelse bile bırakın koca felsefeyi sadece bir filozofun karşısında dahi nasıl çil yavrusu gibi dağıldıklarını bütün dünyaya bir daha asla unutulmayacak bir biçimde gösterecektir Sokrates.

Önerilen Yazı
Sokrates-Felsefesi ve Hayatı-Felsefenin İlk Şehidi!

SOFİSTLER VİDEOLU ANLATIM

BU FELSEFE MAKALESİ SİZE NE HİSSETTİRDİ?

Sizin bu konu hakkında görüşleriniz neler?