İlginizi Çekebilir
  1. Ana Sayfa
  2. Parmenides
  3. Parmenides-Hayatı ve Felsefesi-Evreni Durduran Filozof!
_zg_n_m

Parmenides-Hayatı ve Felsefesi-Evreni Durduran Filozof!

Felsefede bir dönüm noktası olan Parmenides ve onun hayatı, felsefesi üzerine video anlatımlı ve yazılı olarak geniş bir inceleme...

Parmenides Felsefesi

PARMENİDES KİMDİR

PARMENİDES’İN HAYATI

Parmenides KimdirParmenides M.Ö 515-445 yılında İtalya’nın güneyinde o dönem bir Yunan koloni kenti olan Elea’da (Günümüzde Foça) soylu ve zengin bir ailenin oğlu olarak doğdu. Elea bölgesinde etkinlik göstermesi nedeniyle yaptığı felsefe Elea felsefesi ve öğretilerini yaydığı aynı zamanda kurucusu olduğu okula da Elea Okulu diyeceğiz.  Elea felsefesi, belli hatlarıyla Pythagoras okulunun fikir olarak devamıdır. Bu okulun kurucusu olan Parmenides, Pythagoras’ın öğrencilerinden olan Ameinias ile uzun süreler bir arada bulunmuş,  o kadar ki bu son derece yoksul ama olgun adama ölümünden sonra türbe yaptıracak kadar bağlanmıştır.  Elea Okulu’nun kurucusu ve en önemli ismi Parmenides olmakla birlikte felsefeye ilk defa tek tanrı düşüncesini getiren Ksenophanes’i de Elea Okulunun fikir babası sayabiliriz. Parmenides, Ksenophanes’in öğrencisi olmamakla birlikte onun derslerini dinlemiş ve onunla görüşmüştür.  Yine çağdaşı olduğu Herakleitos ile taban tabana zıt görüşlere sahiptir. Herakleitos “her şey değişir” derken Parmenides “hiçbir şey değişmez” demiştir. Yine Herakleitos’un felsefesinin temelini oluşturan karşıtlıklara da kapıyı tamamen kapatmakta karşıtlıkların olmadığını söylemektir. Parmenides bir rasyonalistti ve son derece radikal bir tutumla akılsal ve mantıksal bilgiyle, deneysel bilgiyi birbirinden ayırmıştı. Bilginin tek muhatabı akıldır ve deneyden yani ampirizmden hiçbir veri almadığı gibi yalnızca ve yalnızca mantıksal akıl yürütmelere dayalıdır anlayışına sahipti.  Örneğin soğuk yalnızca sıcak değil demektir. Karanlık yalnızca aydınlık değil demektir. Çünkü duyu ve deneyimlerin temel alındığı her bilgi türü en iyi ihtimalde bile ancak bir sanıdan ibarettir ki sanılarda hakikatin olsa olsa zıttı olabilir. Bütün felsefesini bu temel üzerine oturtan Parmenides böylece felsefe tarihinde doğru ile sanıyı birbirinden bu denli keskin biçimde ayıran ilk filozoftur diyebiliriz. Parmenides-Herakleitos çatışmasından sonra felsefe artık yeni bir yola girecek, varlık-oluş ve bu iki olgunun arasındaki ilişkiler sorunu felsefenin ana sorunu olacaktır.  Parmenides’in yaşadığı dönemde felsefe yapabilmek için birtakım olanaklara sahip olmak gerekiyordu, aristokrat bir aileden gelen Parmenides kuşku yok ki bu olanaklara sahipti. Aynı zamanda bir devlet adamı ve kanun koyucu olan Parmenides, yurttaşları tarafından adil yönetimiyle büyük saygı görüyor, büyük memurlar onun şehri için koymuş olduğu yasalara bağlı kalacaklarına dair her yıl yemin ediyorlardı.  Aristokrat bir aileden gelen Parmenides, Elea’da, diğer ölümlülerin bilmediği birtakım bilgilere ve tanrısal bir esine sahip olduğu düşünüldüğü için tartışma konusu yapılmadığı gibi onun varlığı aynı dönemde Yunan ülkesinde devam eden aristokratlar-demokratlar çekişmesinin bir benzerinin Güney İtalya’da da yaşanmasını bu sayede engelliyordu. Bir noktadan sonra yaşlılığa yakın bir dönemde kendini tamamen felsefeye adamış ve Atina’ya gitmiştir. Günümüzde dahi birçok kaynakta Atina’da Sokrates ile görüştüğü ve tartıştığı söylenir ancak böyle bir şey mümkün değildir çünkü Parmenides Atina’ya gittiğinde Sokrates henüz doğmamıştı.

PARMENİDES FELSEFESİ

MADDE EZELİ VE EBEDİDİR!

Parmenides’ten önce var olan sorunu üzerinde yoğunlaşan ve var olanın mevcut bir şey olduğu söyleyen filozoflar gibi Parmenides’te bu noktayı yakalamıştı ancak belirgin bir fark olarak Parmenides’ten önceki filozofların düşüncelerinde bir takım ittifak noktaları vardı. Bu ittifak edilen temel noktalardan ilki: Yokluktan var olan meydana gelmeyeceği, ikincisi, hiçlikten varlık ortaya çıkmayacağı, üçüncüsü ise, var olan bir şeyin asla yok olmayacağı konularındaki ittifaklardı. Bu konularda Parmenides’te kendisinden önceki filozoflarla aynı görüşteydi. Yani Parmenides ve Elea okulu da maddenin ezeli ve ebedi olduğu görüşünü kabul ediyordu. Parmenides’ten önceki filozofların bir diğer önemli düşüncesi ise her şeyin kaynağının tek bir madde yani arkhe ’den gelmiş olduğu görüşüydü. Thales ile birlikte felsefenin başlangıcında Milet okulu ile başlayıp devam eden arkhe görüşü, her şeyin birden meydana geldiğini bir diğer ifadeyle birden çok meydana geldiğini savunuyordu. Parmenides öncesi filozofların üçüncü temel kabulleri ise birden çoka geçiş düşüncesiydi. Bu düşünceye göre evrendeki her varlık, toprak, su, hava ve ateş denen temel unsurların birisinden ya da hepsinden bir biçimde meydana gelmiştir. Arkhe olarak görülen bu varlıklardan biri veya değişimle birlikte bir çeşitlilik meydana getirmiş ve böylece yeni şeyler ortaya çıkmıştır. Bu düşünce, Antik Yunan düşüncesindeki büyük değişme düşüncesidir. Bu düşünceye göre değişme olgusu, daha önce var olmayan bir şeyin sonradan ortaya çıkması demektir. Bir veya birkaç arkhe ‘den her şeyin ortaya çıktığı bu değişim tam tersine de işleyebilir yani zaman içerisinde değişimle yeni şeyler meydana geldiği gibi farklı değişimlerle yok ta olabilmektedirler. İşte Elea felsefesi, bu değişim esasına dayanan evren düşüncesindeki bir takım çelişkilerden doğmuş ve Parmenides, uygulamalı felsefeye geçiş yapmıştır.

EVRENDE DEĞİŞİM YOKTUR!

Parmenides ’in temel iddiası, kendisinden önceki filozofların öne sürdükleri bu üç öncülün aynı anda doğru olamayacağı, aynı anda doğru sayılırlarsa ortada bir çelişki olduğu iddiasıdır. Parmenides’e göre; eğer her şey ezeli ve ebedi ise, hiçbir şey vardan yok olmaz ve yoktan da var olmaz ise, değişme denen şey de herhangi bir şeyin kaybolup yeni bir şey olması ise o halde değişme diye bir şey yoktur. Çünkü buradaki ara öncül ile sonuç tutarsızdır. Anlaşıldığı gibi Parmenides, mantıksal bir düşünme ortaya koyuyor ve bunu ortaya koyarken de deneyden yola çıkmıyor, mantıkla hareket ederek argümanlı bir düşünce koyuyor ortaya. Kendisinden önceki filozofların düşüncelerini, onların kendi temel kabulleriyle çürütmektedir. Bu mantıksal argümanıyla kalmayıp ikinci argümana geçiyor Parmenides ve soruyor: Her şey “bir” ise bu bir nasıl çoğalacaktır? Çünkü Parmenides’e göre “bir”den “çok” çıkması imkansızdır.

Daha net anlaşılması için Parmenides’in temel savlarını şu şekilde sıralayalım:
1) Her şey ezeli ve ebedidir. Yoktan varlık, varlıktan da yokluk meydana gelmez.
2) Her şey “bir”dir ve sadece “bir” vardır. Dolayısıyla:
3) Değişme yoktur. Buradaki “bir” bir küredir. Toprak, hava, su veya ateş gibi bir şey değildir.

Kendisinden önceki filozofların düşüncelerini tartan ve değişimin imkânsız olduğunu düşünen Parmenides’in felsefesinde başlıca sorun değişim ve oluş sorunudur. Parmenides ‘in felsefesini daha iyi anlamak için  Antik Yunanca ’da değişme durumunu ifade eden sözcük olan  ‘kinesis’ sözcüğünün bu dönemde hangi anlamlara geldiğine bakalım: Kinesis sözcüğü Antik Yunan düşüncesinde dört anlamda kullanılırdı; bunlardan ilki hareket yani yer değiştirmek, ikincisi bir niceliksel değişim olarak, bir şeyin azalıp çoğalması, üçüncüsü niteliksel bir değişim olarak bir şeyin özelliklerinin değişmesi ve dördüncüsü de bir şeyin özünün değişmesi yani bir şeyden başka bir şeye dönüşmesi anlamlarına gelmekteydi.

DEĞİŞİM GÖRÜNÜMÜ ALDANIŞTIR

Parmenides ‘in düşüncesine göre, tüm değişimler aslında görünen şeylerin aldatıcılığından meydana gelir. Bu durumda örneğin evrene baktığımızda her şeyin değişip durmakta olduğunu görmemiz aslında duyularımızın bizi yanıltmasından meydana gelmektedir.

Parmenides bu konuda iki temel sav öne sürer;
1. Görünüş yani değişme zihnimizin meydana getirdiği bir aldanıştan ibarettir.
2. Gerçek olan hiçbir şey değişmez ve onu yalnızca akılla kavrayabiliriz. Bu nedenle aklı olan kişi, gerçeğin değişmediğini ve çokluk içeremeyeceğini, çokluğun aksine yalnızca bir olduğunu kavrar. Bir’den çok çıkması mümkün olmadığı gibi varlıkta bir değişim olması da imkansızdır. Duyularımız (aisthesis)  ise aldatıcıdır ve var olmayan şeyleri varmış gibi gösterirler.

Bu tabloda Parmenides ‘in görünüş ile gerçekliği birbirinden ayırdığı net biçimde görülüyor. Çünkü onun felsefesinde görünüş duyusallara bağlı olduğu için aldatıcı, gerçeklik ise ancak akılla kavranabilen değişmez bir yapıdır.

Filozof ParmenidesParmenides’in düşünceleri felsefe tarihine yeni sorun alanları kazandırmıştır. Bu sorunların en büyüğü, birlik-çokluk problemidir. Tek bir kaynaktan tek bir tözden nasıl olup ta evrendeki bütün bu çokluk ve farklı şeyler ortaya çıkabilmiştir? Bir nesne nasıl olur da birçok yerde bulunabilir? Bu sorunlarla boğuşan Parmenides  bir adım daha ileri atar ve gerçekliği düşünce ile özdeş tutar. Ona göre çoklukta tıpkı değişim gibi tamamen duyuların aldatmacasıdır ve bu nedenle de çokluğu tümden reddederek her şeyin Bir olduğunu söyleyen bir varlık anlayışı ileri sürer. Çokluk, bir yanılsama olarak görünüşten ibarettir ve görünüş daima değişir ancak Bir olan gerçek olanla özdeştir. Bu durumda gerçek ve hakiki olan yalnızca gerçektir ve o sadece akılla kavranabilir. Görünüş ise algıyla kavrandığı için aldanıştan ibarettir. Tam da bu noktada Parmenides, gerçeklik ile düşünceyi özdeşleştirir. Çünkü ona göre düşündüğümüz her şey vardır, eğer var olmasaydı onu ne düşünebilir ne de konuşabilirdik. Çünkü her düşünce varlığın düşünülmesidir, yokluk ise düşünülemez. Parmenides felsefesinin ilk temeli budur.  Felsefe, Parmenides’le birlikte birlik-çokluk ilişkisine odaklanacak ve kendisinden sonra da “bir” in değişmez olduğu kabul edilecek ancak çokluğun değiştiği söylenecektir.

Parmenides’e göre düşünmek soyut bir bağıntıdan çok bir hüküm vermek yani konuşma, düşünme ve cümledir. Düşünmek yargı, konuşmak ise hüküm vermektir. Hüküm vermek ise bir yüklemdir. Bu nedenle yüklemi ve bu yükleme konu olan ama aslında bir nesnesi olmayan herhangi bir düşünme ve cümle olamaz. O halde yanlış hüküm vermekte var olmayan bir şeye hüküm vermektir. Var olmayan bir şey hakkında konuşulamayacağına göre yanlış konuşmakta mümkün değildir bu durumda. Anlaşılacağı üzere Parmenides bu noktada var olmak ile düşünmek arasında güçlü bir bağ kurmaktadır.

NESNE NEDİR? OBJE NEDİR?

Parmenides “nesne” nedir? “obje” nedir? Diyerek çok önemli bir soru sorar, bu soru felsefenin de ana sorularından biri haline gelecektir. Bu sorudaki nesne ifadesi ile var olan şeyler kastedilmektedir ancak buradaki nesne ifadesi sadece fiziksel olan nesneleri kast etmez. Nesne denen şey elle tutulup gözle görülür olan şey demek değildir bu yalnızca bir kısım nesnelerin tanımı veya özellikleridir. Yani elle tutulup gözle görülür olmak nesnenin yalnızca nitelikleridir.  Nesnenin nitelikleri, şekli, rengi, kokusu, tadı, sesi, sertlik veya yumuşaklığı ya da kütlesi gibi özellikleridir. Bu nitelikleri de kendi içinde ikiye ayırmak gerekir çünkü bu niteliklerin bazıları nesnenin temel özellikleri bazıları ise nesneye yapışık olan özelliklerdir. Tıpkı bir nesneyi renksiz olarak düşünebiliyor olmamız ama bir rengi nesnesiz düşünemiyor olmamız gibi örneğin siyah renge sahip bir nesne düşünebilir ancak siyahlığın kendisini nesne olmadan bilemeyiz. Yani siyah rengi tek başına gerçek bir varlık olarak bilemeyiz. Bu durumda nesnenin niteliklerini birincil nitelikler ve ikincil nitelikler olarak ikiye ayırmamız gerekir.

Birincil Nitelikler: Doğrudan nesnenin kendisine ait olan niteliklerdir. Eğer bir şey gözle görülebiliyor veya elle dokunabiliyor ise mutlaka belli bir mekânı da doldurmalıdır öyle ki onun doldurduğu nesneye bir başka nesne giremez, içinden geçemez. Demek ki nesne yer kaplayan bir şeydir. Bu anlamdaki nesnelere fizik nesne veya cisim diyoruz.

İkincil Nitelikler: Renk, koku, tat gibi nitelikler fizik nesnelerin ikincil nitelikleridir. Nesnelerin en temel özellikleri var olmalarıdır ve söz konusu edilen nesnenin her türlü özelliğini ondan alsak bile onun varlığını ya da mevcudiyetini elinden alamayız. Fiziksel bir nesneyi tüm niteliklerinden sıyırarak düşünebiliriz. Örneğin bir kitabı ele alalım. Bu kitabın taşıdığı tüm nitelikleri mesela rengi, kokusu, sayfaları gibi nitelikleri unutup bir kenara bıraktığımızı düşünelim. Artık kitap, rengi, kokusu, sayfaları olmayan salt bir nesneye dönüştü. Daha da ileri giderek kitabı dönüştüğü salt nesneden bile soyutlayabiliriz. Artık bu kitap, sadece kafamdaki bir şekle dönüşecektir. Zihinsel olarak bu şekilden bile soyutlayabiliriz bu kitabı. Bu aşamada da bu kitap artık sadece bir kavramdır zihnimde. Yani tüm fiziksel niteliklerini yitirmiş, salt akılsal bir düşünce halini almıştır ama yine de yok edemem onu çünkü kitap artık zihnimde yalnızca salt akılsak bir içerik olarak kalsa bile yine de varlığını sürdürmektedir, onu ne kadar soyutlasam da yok edemem. O halde kitap denen nesneden tüm niteliklerini alsam bile o hala varlığını zihnimde başka bir soyut formda olsa bile sürdürmektedir. Demek ki bir kez var olmuş bir nesnenin varlığını artık asla elinden alamayız. Parmenides’e göre bir nesnenin en önemli ve en temel özelliği onun var olmuş olması yani varlığıdır bu durumda var olmayan bir şey asla düşünülemez ve ne kadar ad varsa o kadar da nesne vardır.

Parmenides’e göre düşünebildiğim her şey bir var olan olduğu gibi aynı zamanda varlık açısından baktığımızda da bunların tümü aynıdır. Bu noktada felsefenin nesnenin nitelikleriyle değil, doğrudan varlığıyla uğraştığı açıkça görülüyor. Parmenides’in bu noktada felsefeyi doğa bilimlerinden ayırdığı da görülüyor. Nesnenin nitelikleri ile doğa bilimleri uğraşmalıdır, felsefenin işi ise çok daha büyük bir iş, tözü açıklamaktır. Parmenides felsefesinin en temel sorusu var olmak nedir sorusudur. Var olmak nedir? Var olanlar arasındaki fark nedir? Platon’dan önceki filozofların hiç biri bir kitabın var olması ile bir sayının var olması arasındaki farkı ortaya koymamışlar ve tüm varlıkları aynı düzlemde düşünmüşlerdi, bunun nedeni nesneyi nitelikleriyle düşünmüş olmalarıydı.

Parmenides’e göre;
1. Düşünebildiğim, hayal edebildiğim her şey vardır.
2. Düşünebildiklerimin, hayal edebildiklerimin dışına çıkamam.
3. Bunlar vardır, ama gerçek midir? Gerçek bile olsa fiziksel olarak gerçek midir? Parmenides, felsefesinin temelinde yer alan bu argümanlara göre konu, var olan ve nesne aynı şeydir.

Parmenides’e göre bir nesnenin en temel özelliği var olması olmakla birlikte Parmenides bu var olmanın hangi anlamda olduğunu yani fizik nesne mi, hayal mi, mitoloji mi, teorik mi, zihinsel nesne mi hangi anlamda olduğunu ortaya koymamıştır. Bunların ortak özelliği var olmaktır, var olmasını sağlayan şey de düşünmedir. Var olmak ile düşünmeyi bu noktada özdeş tutar Parmenides. Düşündüğüm her şey var olandır ve bu da gerçektir. Ama ne tür bir gerçektir? Sorusunu açıklamamış olsa da bir nesneyi niteliksiz bir biçimde düşünebileceğimizi ortaya koyarak bilim felsefesi ve matematik felsefesinin yolunu açmıştır Parmenides.

VAR OLMAYAN ŞEY DÜŞÜNÜLEMEZ!

Parmenides’in felsefeye bir diğer büyük katkısı ise kavramsal düşünmeye giden yolu açmış olmasıdır kuşkusuz. “Var olmayan bir şey düşünülemez” diyerek gerçekliği ve düşünceyi özdeşleştirmiş böylece kavramlar dünyasının kapısını açmıştır. Bu sayede insanlar, nesnelerin nitelikleri veya algısıyla değil kavramıyla uğraşırlar. Çünkü nesnelerin nitelikleri ya da algısı kişiden kişiye göre değişen, duyusal temelde ortaya çıkan aldatıcı bir görünüşten ibaretken kavram aklın bir ürünü, bir soyutlamadır.

 Tam da bu noktada Parmenides iki tür dünya olduğunu söyler:
1. Düşünülebilir dünya; akla dayanan, akılla kavranan dünyadır gerçekliğin dünyasıdır bu dünya. Varlık gerçektir, gerçek ise düşünülebilir olandır ve akılla özdeştir.
2. Gerçek olmayan, hakiki olmayan, kendi başına bir varlığı bulunmayan alan, yani görünüş alanıdır. Görünüş, bizim duyulamamızın, algılamamızın, yani zihnimizin yarattığı bir durumdur, bir sanıdır, vehimdir bu. Zihnin hayali bir ürünüdür. Bu durumda doğaya ya da dünyaya duyularıyla bakanlar aldanacak, doğada bir çokluk ve değişim olduğu yanılgısına kapılacaktır. Ancak doğaya akılla bakan biri çokluk ve değişimi yadsıyacak ve gerçekliğin bilgisine ulaşabilecektir yani varlığın bir bütün olarak olarak Bir olarak kavrayacaktır. Parmenides “varlık vardır, var olmayan var değildir” diyerek varlık hakkında en temel önermeyi ortaya koymuştur. Bu noktada varlık varlığa nereden gelmiştir diye düşündüğümüzde artık iki seçenek kalmıştır Parmenides’e göre; Artık varlık ya varlıktan meydana gelmiştir ya da varlık yokluktan meydana gelmiştir. Varlığın yokluktan meydana gelmiş olması tıpkı diğer Antik Yunan filozofları gibi Parmenides’e göre de imkansızdır çünkü hiçten hiçbir şey çıkmaz. Bu durumda geriye ilk cevap yani varlık varlıktan meydana gelmiştir cevabı kalacaktır ki o zaman da Parmenides’e göre varlığın yaratılmamış olduğunu söylemek zorundayız. Yani varlık kendisinden gelmiştir dolayısıyla kendisiyle özdeştir. Varlık hep vardı ve hep var olacaktır, bir birliktir o kendi içine kapalıdır, doğmamıştır ve yok olmayacaktır, değişmez, bölünmez, seyrekleşmez ve yoğunlaşmaz. Bu varlığı bir küre şeklinde betimleyen Parmenides şöyle der;  “O, yuvarlak bir küre kütlesi gibi her yönde tamdır. Merkezden hareketle her yönden aynı ölçüde ağırdır. Çünkü o bir yerde başka bir yerde olduğundan daha büyük ya da daha küçük olamaz. Çünkü onu her yönde eşit derecede uzanmaktan engelleyecek bir şey yoktur”. Parmenides evreni iç içe geçmiş halkalardan oluşan bir bütündür. Tam bu noktada Anaksimandros’un arkhesi olan Apeiron için de ezeli ve ebedi düşüncesini hatırlamak gerektir. Bu yönüyle Anaksimandros’un, Elea Okuluna öncülük ettiği söylenebilir.

Parmenides Elea Okulu

Görünüşlerin ise bir gerçekliği yoktur onlar sanal bir dünyadır çünkü onların görüntüsü insanlara bağlıdır. Görünüşleri insan dünyası üretir. Parmenides “algıdan hareketle nesnelerin değiştiğini söyleyemezsiniz” der. O halde görünüş dünyasının ve ondaki hareketlerin, değişimlerin sahte olmadığını kanıtlamak gerektir. Bu noktada nesneleri iki bakımdan konu haline getiririz:
1. Bilgisel yönden
2. Varlıksal yönden

Bilgisel yönden bir nesneyi konu haline getirmek, onun ne olduğunu bilmektir. Nesnenin ne olduğunu bilmek ise onu bir kavramın altına düşürebilmektir. Çünkü nesneyi tanımla, kavramla çerçeve içine alabiliriz. Bilgisel bakımdan nesne, tanımına ve kavramına sahip olduğumuz her şeydir. Tanımına ve kavramına sahip olduğumuz nesneye “şey” deriz. Şey herhangi bir şekilde mevcut, nesne ise artık tanımını bildiğimiz şeydir.

Varlıksal anlamda nesneye baktığımızda öncelikle reel ya da gerçek nesne diye bir tanım açarız. Gerçek nesne nedir? Var olabilmek için kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan nesnedir, yani kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan nesnedir. Kendi başına mevcut olan, biz onu düşünsek de düşünmesek de var olmaya devam eden nesnedir. Kendi başına varlık olan her şey gerçek nesnedir. Kendi başına var olan nesnelerin birinci grubuna yer kaplayan var olanları koyuyoruz. Yani hiçbir insan olmasa da bu nesnelerin varlığı devam edecektir. Bu anlamda bazı filozoflar için fizik nesneler gerçektir bu filozoflara realist filozoflar diyoruz.  Bazı filozoflar ise bunları kabul etmemekte ve bazı filozoflar ise bunları kabul etmeden gerçek nesneye geometrik ya da kavramsal nesneleri koymaktadırlar. Bu filozoflara göre örneğin üçgenler de biz onları düşünmesek bile vardırlar, çünkü düşünmemizden bağımsızdırlar. Bazı filozoflar soyut denilen birtakım matematiksel, geometrik nesnelerin gerçek olduğunu ifade ederler ve bunlar onları algılamamızdan bağımsızdır derler. Bu nesnelere ideal nesne denir. Bu nesnelerin en temel özelliği yer kaplamamalarıdır, mekanları vardır ama yerleri yoktur.

Kaç tür nesne olduğunu görelim;
1. Fizik Nesneler: Bu tür nesneler cisimselliklerinden dolayı kendi başlarına mevcutturlar ama bunların ikincil nitelikleri algılayan canlıya bağlıdır.

2. İdeal Nesneler: Bunlar fiziksel bir mekân kaplamazlar ama en az onlar kadar bir mevcudiyetleri vardır. Fizik nesnelerle ideal nesnelerin varoluş tarzları farklıdır.

3. Zihinsel Nesneler: Birisinin bendeki tasavvurudur. Bu tasavvur kendi başına bir nesne değildir bu benim onu düşünmeme bağlıdır. Ben ölünce tasavvurum benimle birlikte ölür. Zihinsel özelliklerin en önemli özelliği, onları algılayan canlıya bağlı olmasıdır bir başka deyişle zihinsel nesneler varlıklarını benim onları düşünmeme borçludurlar. Zihinsel nesnelerin ikinci özellikleri başkalarına kapalı olmalarıdır yani objektif değildir. Fizik nesne herkesin tasavvuruna açıktır ama zihinsel nesne benden başkasının tasavvuruna açık değildir. Bu anlamdaki tasavvurlar benim üzerime etki eden fizik nesneye bağlı ama ortaya çıkışları benim algılamama bağlıdır.

4. Hayali Nesneler: Bunlar hayali varlıklardır. İnsanın zaman içerisinde edebiyat, sanat, mitoslarda yarattığı varlıklardır. Zihinsel tasavvurum bana ait, ama kanatlı at tasavvuru bana ait değildir. Bunlar insan zihninin yüz yıllar boyunca yarattığı objelerdir.

5. Dini Nesneler: Bu beş çeşit nesnenin ortak özelliği onların mevcudiyetidir. Parmenides “düşündüğüm her şey vardır” derken bu nesneler arasında hiçbir ayrım yapmamıştır.

Parmenides, varlıkla temasımız bakımından iki yol olduğunu söyler. İlki her şeyin öyle olduğunu sanan ölümlülerin yolu, ikincisi ise her şeyin iç yüzünü araştıran ve düşünmesini bilen filozofların yolu ya da Tanrıların yoludur. Yine bu tabloya bakarak varlığı düşünmenin de iki yolu vardır: Hakikat yolu ve Sanı yolu. Hakikat yolu akıl ile kavranır. Sanı yolu ise duyum ile kavranır. Miletli filozofların gözünde varlığın bir görünüşü vardı. Görünüş değişen, hareketli ve çokluk göstermekteydi. Varlığın kaynağı, aslı yani arkhe ya suydu ya havaydı ya ateş ya da Apeiron idi. Bunlar değişmeden aynı kalıyordu. Parmenides, algıyı dışlamış ve algı ile felsefe kavranamaz demektedir. Parmenides’ten sonraki filozoflar değişime yeniden yer açabilmek için onu varlığın yokluk, yokluğun da varlık olması olarak anlamak yerine, zaten mevcut olan şeylerin bir araya gelip ayrışmaları olarak anlamak yoluna gitmişlerdir. Anlaşılacağı üzere Parmenides, monist yani birci bir filozof olsa da onun katı mantıksal önermeleri nedeniyle kendisinden sonraki filozoflar hareketi kurtarabilmek için bu çerçevede kalınca da varlık anlayışlarında monist görüşten çokçu görüşe geçmek zorunda kalmışlardır. Yine Parmenides’ten sonraki filozofların çözmeye yöneldikleri ikinci önemli sorun ise konuşmanın imkânı sorunudur. Parmenides gerçeklikle düşünceyi özdeşleştirdiği için her düşüncenin gerçeği dile getirdiğini, yanlış konuşmanın ise ancak olmayan bir şeyi konuşmak anlamına gelebileceğini, olmayan şey de konuşulamayacağına göre yanlış konuşmanın mümkün olmadığını iddia etmişti. Bu iddia aynı zamanda “düşündüğüm her şey doğrudur” ifadesidir. Bu düşünce, Yunan felsefesinde anlam problemini doğurmuştur. Bu anlam problemi daha sonra sofistlerin felsefesini ortaya çıkaracaktır. Parmenides’in meydana getirdiği bu sorun ileride Platon tarafından çözülmeye çalışılacaktır. Platon bu sorunu ele alacak ve yanlış düşünmek objeler arasındaki bağları yanlış kurmakta yani yargıdaki yanlışlık nedeniyle ortaya çıktığını söyleyecektir. A, B’dir, dediğimiz sürece yanlış ve doğru ortaya çıkar. Yanlış konuşmak iki ayrı kavramı birbirine uygun olmayan bir biçimde bağlamaktır. Böylece Platon’a göre yanlış düşünmek, Parmenides’te olduğu var olmayan bir şeyi söylemek değil, uygun olmayan bir özne-yüklem bağı kurmaktır.

PARMENİDES FELSEFEDE BİR DÖNÜM NOKTASIDIR

Parmenides, felsefede bir dönüm noktası olmuştur. Bir başka deyişle, artık rastgele konuşma dönemi kapanmış, görüşleri mantıksal argümanlarla temellendirmek zorunluluğu doğmuştur. Parmenides, felsefesi tümdengelimsel bir yol izler. Parmenides’e göre varlık soyut değil, kütlesel ve küresel bir varlıktır bu nedenle her şey bir doluluktur. Varlık bir doluluk kümesidir, hiçbir boş alan yoktur bu küreselin içinde ve bu küreselin dışı da yoktur. Hareket veya değişim olabilmesi için şeyin bir yerden başka bir yere gitmesi gerektir ancak Parmenides, boş yer yok diyerek değişimi ve şeylerin hareketini de durdurmuştur. Oluşumun olabilmesi içinse, oluşacak olanın önce var olmaması gerekir ki o zamanda var olanın var olmayandan çıktığı düşüncesine varılacaktır ki bu da saçma ve çelişkidir. Öyleyse hareket de yoktur oluşum da. Parmenides ile birlikte felsefe bir doğa felsefesi olmaktan çıkıp bir metafizik ve ontolojik haline gelmeye başlamıştır. Filozofların dikkatini, fizik nesneler değil, var olanlar çekmeye başlamıştır. Daha önce fizik nesne, doğa nedir sorusu geri planda kalmış, varlık nedir sorusu felsefenin gündemine girmiştir. Yine Parmenides’le birlikte felsefede monist (tekçi)  dönem kapanmış  plüralist (çokçu) dönem başlamıştır.

Parmenides’ten çok etkilenmiş olan Platon, ileride Parmenides’i “korkunç” olarak niteleyecek ve şöyle diyecektir; “Hayır, felsefe varlık iddiasından vazgeçemez. Çünkü eğer varlık yoksa, düşünce ve bilimin konusu kalmamış demektir. Eğer görünen dünyaya yönelen duyularımız bu dünyada varlığı göremiyor ve onu algılayamıyorlarsa, varlığın kendisinden değil duyularımızdan vazgeçmemiz gerekir.”

Görüldüğü gibi Platon bilginin imkânı diye bir şeyin var olabilmesi için varlığın imkanını anlayabiliyor olmamızın şart olduğunu fark etmişti. Ancak ne var ki duyusal dünya böyle bir varlığın imkanına işaret etmediği için, duyusal dünyayı tümden inkâr etmek zorunda kalacak ve varlığı duyular üstü olan başka bir dünyada akılsal dünyada aramak zorunda kalacaktır. Parmenides felsefesi gerçekten de korkunçtur çünkü onun bu konudaki söylemlerini kabul ettiğimiz anda artık geriye ne düşünme ne konuşma ne de bilimin anlamı ve gereği kalmıştır. Parmenides’in söylediklerini kabul ettiğimiz anda artık A,A’dır ya da A, A’ olmayan değildir gibi ilkelerin dışında başka veya yeni bir şey söylemek imkansız hale gelmektedir. Miletli filozoflarla birlikte büyük bir aşkla, büyük bir heyecan ve şevkle başlatılan doğa felsefesi geleneği bir yana artık doğanın kendisi bile ortadan kalkmaktadır. Çünkü Parmenides felsefesinin özünü yani varlık vardır, var olmayan var değildir sözlerini kabul ettiğimizde artık doğayı anlamamıza gerek yoktur onu inkâr ya da reddetmekle tüm bu parıltılı konular kapanır. Parmenides’le birlikte Herakleitos felsefesi de artık kabul edilemez hale gelmişti. Çünkü artık hem bir ana maddeyi kabul edip, hem de o ana maddenin başka şeylere dönüştüğünü kabul etmek mümkün değildir. Parmenides’in bu son derece katı ve radikal felsefesi karşısında dehşete düşen filozofların, felsefeyi bu durumdan kurtarmak için tek bir çıkar yolları kalmıştır artık: Hem varlığı kabul etmek hem de değişmeyi açıklayacak bir yol bulmak. Hem varlığı kabul etmek hem de hareketi, çokluğu açıklayabilmek. Bunun için Parmenides’ten sonraki filozoflar tek ve tek olmakla birlikte çok önemli olan bir noktada değişiklik yaparak bu problemi çözebileceklerini düşünmüşlerdir. Eğer varlığın gerçekten Parmenides’in söylediği gibi, ancak birden fazla sayıda olduğunu kabul edersek ve onları, bu birden fazla sayıdaki varlıkları birbiriyle birleştirmek ve ayırmak suretiyle çokluğu ve değişmeyi açıklayabilirsek bu problem çözülebilecektir.

PARMENIDES HAYATI VE FELSEFESİ VİDEOLU ANLATIM

Yorum Yap
BU FELSEFE MAKALESİ SİZE NE HİSSETTİRDİ?

Yorum Yap