Antik Yunan toplumunda cenaze törenleri çok önemlidir. Cenaze ritüelleri günümüzdekine çok benzer biçimde cenazenin son veda olarak önce evinde bulunması ardından cenaze alayı ve defin işlemidir. Ölümden hemen sonra vefat eden kişinin gözleri kapatılır ve çeneleri bir kayışla bağlanırdı. Vücudu yıkanır ve zeytinyağı ile meshedilir ardından da giydirilir ve kefenlenir. Bu işlemden sonra ayakları evin giriş kapısına bakacak biçimde başının altına bir yastık koyarak yatırılırdı. Başlarına bir defne veya zeytin çelengi sarmaşık olarak yerleştirilirdi. MÖ 4. yüzyıldan itibaren varlıklı ailelerce cenazelere altından bir taç varak takma uygulaması da başlamıştır. Ceset mezara yerleştirildikten sonra yakınlarının görmesi için son defa yüzü açılır ve ağıtlar eşliğinde gömülürdü. Ölüm günüyle defin günü arasında en fazla üç gün beklenebilir çünkü ölüyü bir an önce gömmek ölen kişinin arada kalıp sıkıntı çekmemesi ve Hades’e bir an önce gitmesi için en doğrusudur.
Bazı uygulamalarda ölünün ahşaptan yapılma bir tabutla gömüldüğünü biliyoruz ancak ahşap pahalı bir malzeme olduğu için bu durum daha çok varlıklı ailelerde gerçekleşmiştir. Fakir aileler ise cenazelerini tabutsuz doğrudan kefenle gömer ve kefenin üzerine bir kaç parça ağaç dalı konurdu. Cenaze ya insanların omuzlarında ya da bir arabanın içerisinde mezarlığa götürülürdü.

Antik Yunan’da Ceset Yakma Uygulaması
Dönem dönem cesedi yakma ve ölünün küllerini bir küp içerisine koyarak toprağa gömme ritüelleri de gerçekleşmiştir. Örneğin MÖ 430-426 yılları arasında büyük veba salgını Atina’yı vurduğunda ölümlerin çokluğundan dolayı bir süreliğine ceset yakma uygulaması yapılmıştır. Ölünün mezarı başına onu tanıtan bir anıt dikilten sonra ölü evine dönülür ve ölen kişinin anısına yemek verilirdi. Ölen kişiyle aynı evde yaşayan yakınları defin işleminin ardından on beş gün boyunca toplum içerisine çıkmamaları yaygın bir gelenektir. Bunun nedeni ölen kişinin bulaşıcı bir hastalık taşıma ihtimaline karşın bir önlemdir. Aynı sebeplerle ölünün yakınları da ölü evinden çıkarken kendilerini temizleyebilsinler diye bir kase su yerleştirmek bir gelenektir. Ölen kişinin yıkanması ve kefenlenmesinin ailesi için bir görev olmasının nedenlerinden biri de yine bu durumdur. Ve yine bu nedenle ölen kişinin evine ya da cenaze törenine rahipler katılmazdı. Antik Yunan’da rahipler günümüzdeki kelime manasından çok farklı bir işleve sahiptir bununla birlikte Antik Yunan’da ateist ve agnostiklerin oranı %1’i geçmesi pek mümkün değildir. Şair Diagoras gibi ateistler ya da sofist Protagoras gibi agnostikler örnek olarak verilebilir.

Antik Yunan toplumunun gündelik hayatında erkek çocukları dört yaşına geldiklerinde ilk baharın başında yapılan Antesterya denilen Çiçek festivaline getirilerek burada başlarına bir taç takılırdı. Aynı zamanda ilk defa şarabı deneyimlemesi için eline küçük bir testi verilirdi. Atina’da Antesterya şölenindeki bu uygulama bir çocuğun büyüdüğünü görmek için ilk andır. Bu uygulamayı göremeden ölen çocuklara ayrı bir merhamet duyuluyor ve tanrı Dionysos’un şarabından mahrum kalmamaları için aynı küçük testi mezarları başına bırakılıyordu. Eğer ölen çocuk çok küçük yani bebek denilebilecek çağdaysa bu durumda şarap testisi değil biberonu mezarı başına bırakılırdı. Atina’da dört yaşını göremeden ölen çocukların mezar taşlarına da bu durum yansıtılırdı. Örneğin bir mezar taşında Philostratos isimli çocuğa “Küçük Geveze” yazıldığını görürüz. Bir başka mezar taşına baktığımızda da benzer biçimde aynı anda ölen üç yaşındaki çocuk ve ablasının mezar taşında ablasının eliyle tuttuğu kuşa doğru koşmaktadır.

Antik Yunan’da nekropoller olsa da bunlar günümüzdeki gibi büyük mezarlıklar biçiminde değildi. Kırsalda yaşayanlar ölülerini daha çok kendi arazilerindeki bir toprağa gömerken şehirde yaşayanlar da ölülerini çoğunlukla ana yolların etrafında bulunan sahipsiz arazilere gömüyordu. O dönemlerde bir Atina yolunda yürürken bu yolun sağında ve solunda düzensiz mezarları görmeme şansınız yoktur. MÖ 6. yüzyılda şehrin içerisine definlerin yasaklanmasıyla bu uygulamaya dönülmüştür. Tam bu nedenlerle yoldan geçen insanların mezarları rahatlıkla görüp okuyabilmesi için yerden bir iki metre yükseltilirdi. Örneğin MÖ 480 yılında Thermopylai’de ölen üç yüz Spartalı’nın mezarına Simonides tarafından meşhur bir epigram yazılmıştır. “Lakedaimon’da onlara söyle, ey yolcu! Emirlerini yerine getirerek burada öldüğümüzü.” Bir başka yazıt ise şöyledir: “Yoldaşlarımla bir çok keyifli spordan sonra topraktan çıkmış olan ben yeniden toprağım” Menon’un oğlu Pireli Aristokles
Antik Yunan’da Aile Mezarlıkları
Atina’da aile mezarlıkları da bulunur çünkü aynı yere gömülen aile bireylerinin ahirette yeniden bir araya geleceği inancı vardır. Bu mezarlıkların ön ve yan kısımları duvar örülüdür ve yalnızca arka kısımdan erişilebilir. Aile mezarlığı özellikle MÖ 5. yüzyılın sonunda popüler hale gelmiştir. Bu mezarlıklarda tüm aile bireyleri hatta ailenin köleleri dahi bulunuyordu. Aile mezarlığı yaptırmak 2.500 drahmi gibi çok maliyetli bir uygulama olmakla birlikte MÖ 317’de ekonomik gerileme ve şehir servetini eriten bir uygulama olarak görülüp sınırlandırılmıştır. Bu dönemden sonra yapıların yerden yüksekliği en fazla bir metreyle ve çapı da en fazla otuz santimetre ile sınırlandırılmış basit mermer sütunlarla yapılmaya başlanmıştır.

Yakınlarının mezarlarını ziyaret etmek özellikle kadınlar için bir görev olarak görülürken bu ziyaretlerin yalnızca ölüm yıl dönümünde değil yılda en azından üç dört defa yapılması beklenirdi. Havas uygulaması olarak ölülerin mezarlarıyla bağlantısı olduğuna inanıldığı için ölüyle birlikte en sevdiği eşyaların da yanlarında gömüldüğü biliniyor. Yağ şişeleri, mersin, çelenk, ballı kek ve bazen de gümüş obol ritüel mezarlık ziyaretlerinde hayattakilerin yanında götürdüğü şeylerdi. Bunların götürülmesinin nedeni ölünün ihtiyacı olacağı inancı değil yeraltı Tanrılarına ölünün ismi için hediye sunmaktır. Mezar taşı da zeytinyağı sürülerek ve kuşaklar sarılarak bakımı yapılan bir başka metaydı. Mezar taşlarına en çok çizilen resim karşılıklı duran iki kişidir bu kişilerin biri ölen kişiyi temsil ederken diğeri geride kalanları temsil eder. Bu el sıkışma ya vedayı temsil ediyordu ya da başka bir hayatta yeniden buluşmayı.



